Gece, Urfa’nın üzerine ağır bir örtü gibi inmişti. Fırat’ın suları ay ışığını taşıyor, şehrin yüksek surları gecenin karanlığında dev bir gölge gibi uzanıyordu. Puthanelerin önünde yanan kandiller titriyor, Nemrut sarayının kulelerinde nöbetçiler ellerindeki meşalelerle bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlardı.
Fakat o gece sarayın en yüksek kulesinde başka bir telaş vardı. Kâhinler, Nemrud unvanlı Nebukadnezar'ın mutad emri istikametinde toplanıp Nemrut saltanatının geleceğini anlamaya çalışıyorlardı.
Yıldız falcıları, gökyüzünün hareketlerini inceleyen adamlar, eski tabletleri önlerine sermişler, kimisi yıldızların konumlarını hesaplıyor, kimisi gök kubbede alışılmadık bir işaret arıyordu. En yaşlıları olan Bahlûl, uzun zamandır konuşmuyordu. Gözlerini gökyüzünden ayırmadan bekliyordu. Sanki kendisi de bir put kesilmişti. Yanındaki genç kâhin sabırsızlandı.
“Üstat, ne görüyorsun?”
Yaşlı adam cevap vermedi hemen. Bir müddet sonra da elindeki çubuğu yere bıraktı.
“Gördüğüm şeyi söylemeye dilim varmıyor.” Genç kâhin ona yaklarak,
“Ne gördün?” diye sordu.
Bahlûl başını kaldırdı.
“Yeni bir yıldız değil... Yeni bir kader görüyorum.”
O sırada diğer kâhinler de sustu. Yaşlı adam devam etti: “Yakında bu topraklarda bir erkek çocuk doğacak.”
Gencin yüzünde müstehzi bir ifade belirdi:
“Her yıl yüzlerce çocuk doğuyor.” dedi. "Ne olmuş yani."
“Bu çocuk başka.”
“Nesi başka?”
Bahlûl, Nemrud’un sarayına doğru baktı: “Bu çocuk büyüdüğünde Nemrud’un önünde eğilmeyecek.”
Salonda bir uğultu yükseldi. Bahlûl, gürültüye aldırmadan ekledi:
“Ayrıca putların tümünü de reddedecek.”
“Susmalısın bence! Bir duyan olursa..."
"Ben bunları bizzat Nemrud'a demek zorundayım. Kim duyarsa duysun..."
“Nemrud’un ilahlık iddiasına karşı çıkacak.”
Bu defa kimse konuşmadı. Çünkü sarayın duvarları bile sanki bu sözleri işitmişti. Bir kâhin, tam da o yüzden, titrek bir sesle:
“Peki ne yapacağız?” diye sordu. Bahlûl gözlerini kıstı,“Onu doğmadan bulacağız, bulmalıyız." diye cevapladı.
**
Sabah olduğunda Nemrud, taht salonunda oturuyordu. Tahtın iki yanında altın işlemeli sütunlar yükseliyor, duvarlarda savaş sahneleri ve Nemrud’un zaferlerini gösteren kabartmalar bulunuyordu. Kâhinler huzura alındığında güneş bir mızrak boyu yükselmişti .
Nemrud, ağır bakışlarla onlara baktı: “Gece ne gördünüz?”
Bahlûl öne çıktı:“Ey hükümdar... Ey Yüceler Yücesi!” “Konuş, seni dinliyorum!” dedi Nemrut.
“Gökyüzünde senin saltanatını tehdit eden bir işaret belirdi.” Nemrud’un kaşları çatıldı. “O işarette neyi müşahede ettin?”
“Henüz doğmamış bir çocuk.”
Salonda sessizlik oldu. Nemrud'u acayip görülen bir gülüş almıştı:
“Bir çocuk mu benim saltanatımı yıkacak? Sen bu sefer saçmaladın kâhin efendi!”
“Çocuk büyüyecek ve o zaman bu dedigimi hayata geçirecek.”
“Kimmiş bu?”
“Henüz bilmiyoruz.”
“Onu bulun öyleyse!”
“Bütün ülkeyi tarayamak lazım. Ordu harekete geçirilmeli.”
“Nasıl?”
Bahlûl başını eğdi.
“Bu yıl hamile olan kadınların tamamı tespit edilip bir araya toplansın. Doğan çocukların erkek olup olmadığı kontrol edilsin.”
Nemrud: “Erkek çocuklar kimliğine bakılmadan öldürülsün.”
Taht salonunda korkunç bir sessizlik oluştu. Nemrud elini kaldırıp,
“Bu benim son ve devamlı emrimdir.” diye hükmünü bildirdi.
İşte o el hareketiyle bir hükümdarın korkusu, binlerce annenin korkusuna dönüştü.
II. URFA’DA KORKU
O korkunç ve vicdan mahrumu emir, güneş batmadan bütün şehre yayıldı. Askerler evlere girip köşe bucak arıyor, hamile kadınları onlara göre malum, masum insanlarca meçhule doğru götürülmeye başladılar.
Hamile kadınların isimleri yazılıyor, evler işaretleniyor, erkek çocuk bekleyen aileler gizlice takip ediliyordu.
Bir anne kapısını askerler çaldığında bebeğini göğsüne bastırıyor, hıçkırıklarara boğuluyordu.
Bir baba pencereden dışarı bakıyor, sokağın başındaki askerleri görünce nefesini tutuyordu. Korku hissi elle tutulacak gibi evlerin içine kadar girmişti.
Pazar yerlerinde insanlar fısıltıyla konuşuyordu: “Nemrud neden çocuklardan korkuyor?”
“Bir kehanet varmış.”
“Ne kehaneti?”
“Bir çocuk gelecekmiş.”
“Çocuk mu?”
“Evet.”
“Nemrud’un korktuğu çocuk...”
Bu sözler kulaktan kulağa yayıldı. Fakat kimse yüksek sesle konuşamıyordu. Çünkü Nemrud’un adamları her yerde kol geziyordu...
- - Bir Keşfü’l-Kubur, Bu Zamanda Kırk Kişiden Birinin İmanını Kurtardığını Görmesi Vakıası
- - LA UHUBBİL ÂFİLİN -4 VII. AZER'İN GETİRDİĞİ PUT
- - Hac Suresi 12. Ayetin Tefsiri: Kalbin Gerçek Sığınağı Allah'tır
- - Destan Yazılan Gece: 15 Temmuz
- - Ailecilik, Aşiretçilik ve Bağnaz Cemaatçilik: Adaletsizlik (Zulüm)
- - Amellere Değil, Rahmete Güvenmek
- - DUHA SURESİNİN TESELLİCİ MESAJI
- - Gençliğe Yapılan Yatırım, Geleceğe Yapılan Yatırımdır
- - Uhud'dan Çağlara Bir Ders
- - MARİFETULLAH'TAN MUHABBETULLAH'A
- - Âl-i İmrân Sûresi 139. Âyet Ne Der Bize
- - Uhud'dan Günümüze: Âl-i İmrân 152. Ayetin Risale-i Nur Perspektifinden Tefsiri
- - Muttakiler Efendidir, Fakihler Liderdir; Onlarla Oturup Kalkmak Ziyadedir” Sözü Üzerine
- - Aç Olan Karın mı, Göz mü?
- - İSTANBUL FETHİNİN ASIL ÖNEMİ
- - ADALET, HERKESE AYNI ŞEYİ VERMEK DEĞİL, HAKKINI VERMEKTİR.
- - RAHMANİ İKAZ
- - TEYAKKUZ
- - İZDÜŞÜM VE AYNA METİNLERDEN ÜÇ MİSAL
- - Duruşu Olan Bir Gazete: DURUŞ
- - EN BÜYÜK MİYAR: KANAAT
- - Emekliye Nefes Aldıracak Bir İmkân: Mütevazı Tatil Desteği
- - Tabuların Gölgesinden Ne Umulur?
- - Makam ve Mananın Çatışması ve Gülistan Doku Cinayeti
- - Malazgirt’te Anadolu Can Atarken İslam'a
- - SİLÜET
- - BİR REALİTE: ÖLÜM YIL DÖNÜMÜNDE TURGUT ÖZAL
- - 14- 15 Nisan’ın Acı Gölgesi ve Çıkış Yolu: Maneviyatla Techiz ve İnşa Edilen Öğrenci
- - FEDAKÂRLIĞIN SESSİZ DESTANI
- - BURSA FETİHLE GÖNLÜNÜ AÇARKEN İSLAM'A